Ara

İspanya – Endülüs Bisiklet Turu

Gezi Yazıları

İspanya – Endülüs Bisiklet Turu

Paylaş
ispanya bisiklet turu

Ekim 2007‘de İspanya ‘nın güneyinde yaptığımız iki haftalık bisiklet turumuz bizim için unutulmaz bir tur oldu: ilk kez bu kadar sıcak havalarda gerçek rampalarla boğuşuyorduk….

İspanya Endülüs Bisiklet Rotası

İspanya Bisiklet Turu Rotası

30 Eylül 2007   Malaga- El Burgo 75km

Pazar sabahı iniyoruz Malaga havalimanina. Önce bisikletlerimizi tekrar kullanılabilir duruma getirmemiz gerekiyor. Gidonun ve selenin ayarlanması, lastiklere hava pompalanması ve pedalların yerlerine monte edilmesi lazım. Bir saatimizi alıyor tüm bu hazırlıklar.

İspanya Endülüs Bisiklet Rotası
olive trees, everywhere

Hiç mola vermeden saatlerce pedal çeviriyoruz ve öğlen olduğunda bir dağın yamacında küçük bir kasabaya varıyoruz. Tüm evlerin beyaza boyalı olduğu Casanabonara benim çok hoşuma gidiyor. Beyaz badana temizliği simgelediğinden evlerin bazen yılda iki kere bile boyandığını anlatıyor bize sokakta yol sorduğumuz yaşlı amca. Ronda’ya gitmek istedigimizi söylediğimizde bize şaşkın gözlerle bakıyor ve bisikletle bu yolun aşılmasının mümkün olmadığını söylüyor. Yolun dar ve yokuşun dik olduğunu anlatıyor. Elbette biz bir an bile tereddüt etmeden rotamıza sadık kalarak Ronda‘ya doğru devam ediyoruz.

Arabaların çok nadir geçtiği, geçerken de sürücülerin bize dostça el salladığı veya endişe ile kafalarını sağa sola salladığı yokuşu ağır ağır tırmanıyoruz. Yolun sağı ve solu cam ağaçları ile kaplı. Biz yükseldikçe manzara güzelleşiyor. Hayranlıkla seyrediyoruz kurak dağları, yeşil ovaları ve kümecik kümecik beyaz badanalı evleri.

El Burgo’ya vardığımızda ilk işimiz bir lokanta veya cafe bulmak olacak. Bizim yanımızda sadece pişirecek yiyecek makarna vb. olması, uçağa ocak gazının alınmasının yasak olması ve bizim Malaga’da gaz alma imkanımızın olmaması, günlerden pazar olması, bizim kırsal alanda seyahat ediyor olmamız elbette bir talihsizlik. İkimiz de sadece akşam yemeğine odaklanmış durumda pedal çeviriyoruz. Hedef ilk yerleşim merkezi El Burgo. El Burgo küçük bir köy ve pazar günü tek açık yer köy meydanındaki cips ve çerez satan benzin istasyonu. İkimizin de karnı çok aç. Paolo iki paket tuzlu fıstık yiyor ben de biraz patates cipsi… Hayır elbette doymuyoruz, hatta midemiz bulanıyor.

Köyden bir kaç kilometre uzaklaşıp köye bakan yamaçlardan birinde zeytin tarlasına girip çadır kuracak düz ve taşsız bir alan aramaya başlıyoruz. Malaga havaalanından beri 75 km yokuş yukarı pedal çevirmiş olmamız, seyahatin ilk günü olması ve karnımızın aç olması bizi biraz sarsıyor ama yine de günlüklerimize günün bize sunmuş olduğu güzellikleri ve aksilikleri karalayıp yüzümüzde bir tebessümle uyku tulumlarımızın içine giriyoruz.

01 Ekim 2007

El Burgo- Cortijo Zapatero 81 km

Birer sneakers yiyip saat dokuzda yola çıktık. Motivasyonumuz çok yüksek, çünkü ikimiz de bir an önce bir sonraki yerleşim merkezine ulaşıp yemek yemeyi umuyoruz. İki saat boyunca toplam 12 km tırmanıyoruz. Yeşil ormanlar geride kaldi ve biz kurak bir dağda güneş altında yükselmeye devam ediyoruz. 1200 metreye ulaştığımızda bir sonraki hedefimiz Ronda’yı seçebiliyorduk. Yokuş çıkış hızımız saatte  6 km ve bu kadar yavaş hareket ettiğim için gördügüm herşeyi sindire sindire seyredebildim ve hafızama yerleştirdim. Ancak bu süratsizliğin bazı kaçınılmaz dezavantajları da olmuyor değil. Şöyleki, o kadar yavaşız ki kara sinekler üzerimize konup bizi rahatsız ediyor, zaten dengede tutmaya calıştığım yaklaşık 50 kilo ağırlığındaki bisikletimi bir de tek elle kullanmak ve diğer elle sinekleri kovalamak zorunda kalıyorum. Bir diğer hoş olmayan durum ise, yol kenarlarindaki hayvan leşleri. Meğer ne kadar çok hayvan arabaların çarpması sonucu can veriyormuş. Leşler çok kötü kokuyor ve bu koku bizim  burnumuza yapışıp kalıyor.


Ronda

Öglen Ronda’ya vardık. Restoranda yemek yemek için çok erken, İspanyollar saat 14:00’de öğle yemeği servisine başlıyorlar, bizim ise bi kaç dakika dahi beklemeye tahammülümüz yok. İlk süpermarkete girip alışveriş yaptık. Peynir, domates, ekmek ve meyveden oluşan öğle yemeğimizi bir parkta afiyetle yedik. Ronda bir uçurumun kenarına kurulmuş çok eski ve de turistik bir sehir. Bir şehir haritası edinip, merkezde bir tur atıp fotoğraf çektik. Ronda’dan ögleden sonra ayrıldığımızda güneş hala çok yakıcıydı. Ne yazıkki çok işlek bir yol dışında başka bir yol bulamadığımızdan kamyon, otobüs ve arabalarla paylaştığımız yolu takip ederken hep bir başka yol bulmayı umduk. 15 km boyunca arabaların bize sabırsızca korna çalması ve kamyonların bizi sallamasından sonra bir yan yol keşfettik ve anayoldan ayrıldık. Ronda ve Zahara arasında kalan Embalse de Zahara Castor gölüne doğru toprak yolda pedal çevirmeye devam ettik. Muhteşem bir manzara, muhteşem renkler ve iki tane bembeyaz köy.
Ronda

Algodonales‘e vardığımızda saat yediyi geçiyordu, aksam için alışveriş ve çadır yeri arama vakti gelmişti. Ne yazıkki primus ocağımıza gaz almak öyle de kolay olacağa benzemiyor. Kamp mazemesi satan tek bir dükkanın önünden geçmiş değiliz. Akşam yemeğinde de yine ekmek ve peynir olacak. Alışverişin ardından Angodonales’den ayrılıp dağ yoluna saptık. Zeytinlikler arasına girip yoldan hemen fark edilmeyen rüzgara karşı korunaklı bir çadır yeri bulup geceyi geçirdik.

wild camping in Luque

Zahara Lake

2 Ekim 2007

Cortijo Zapatero-Sevilla 126km

Günün ilk etabı inişli çıkışlı bir parkurdu. Tüm sabah en fazla dört arabanın geçtiği, sağı solu yemyeşil bir asfalt dağ yolu. Yollar bizim. Moron de la Fronteraya vardığımızda öğlen olmuştu. Önce ocağımıza gaz aramaya koyulduk çünkü iki hafta boyunca sıcak yemek yememe fikri biraz bizi rahatsız ediyor. Özellikle de tüm “mutfak mazemesi” çantalarımız da ağırlık yaparken…Ne yazıkki bu şehirdeki kamp malzemesi satan dükkanda Primus yok. Parkta öğle yemeğimizi yerken yağmur başlıyor. Oyalanmadan şehirden ayrılmamız gerekiyor, Sevilla’ya kadar daha yol uzun. Haritada az kullanılan Sevilla’ya bir kestirme yol olduğunu görüyoruz, ama bu yola nasıl çıkacağımızı bulamıyoruz. Paolo bir polise soruyor yolu, polis ise o yolun çok kötü oldugunu anayoldan gitmeyi tercih etmemizi söylüyor. Ama anayol da cok kalabalık…

Biz yolun kötülüğünü göze alarak az kullanılanını tercih ediyoruz. Zeytinliklerin arasında bir tarla yolu….Başta yolun levhasız olmasını ve toprak olmasını sorun yapmamıştık ama bir süre sonra yolumuzu kaybettiğimizde endişe etmeye başladık. İlk gördüğümüz bağ evine doğru pedal çevirdik ve tam evin avlusunun önünde üç kocaman köpek salyalarını akıtarak bize doğru koşmaya başladılar. Öyle çok havlıyorlardıki ben Paolo’nun bana seslenişlerini bile duyamadım ve kocam gözlerden kayboldu. Köpekler çok korkunçtu ve ben onlara yem olacağımı düşünmeye baslamışken onların aslında sadece havladığını ama saldırmadıklarını fark ettim. Paolo’nun saptığı tarlaya ben de saptım. Yeni sürülmüş bir tarlaya girmişiz, köpekler bizi takip etmediler. Paolo çok korkmuştu ve hiç bir gücün onu geri döndüremeyecegini söyledi. Hmm…. Tarlada pedal çevirmek imkansızdı, tek seçenek bisikletleri itmekti, ama hangi yöne? Dakikalarca bisikleti kuzeye doğru ittik, bisikletleri bir dere yatağından atlattık ama bu hiç kolay olmadı. Sonunda bir düzlüğe çıktık. Havanın kararmasına bir kaç saat kalmıştı. Moron dela Frontera’ya geri dönüp geceyi orada mı geçirecektik yoksa karanlığı göze alıp Sevilla’ya varmaya mı çalısacaktık. Ben devam etme traftarıydım, Paolo ise dönelim diyordu, yazı tura attık. Devam ediyoruz. Bir süre sonra anayola ulaştık. Paolo haritada yerimizi tespit ettiğinde Moran de la Frantera’dan sadece 5 km uzakllaşmış olduğumuzu ve iki saat kaybetmiş olduğumuzu görüyoruz.

lonely
we got lost!

Saat 17:00 ve Sevilla‘ya 55 km var. Öyle hızla çeviriyoruzki pedalları her yarım saatte bir durup bir şey yemek ve ya içmek durumunda kalıyoruz. Yanımızdan vızır vızır arabalar ve otobüsler geçiyor. Hava kararmaya başladığında Sevilla’ya iyice yaklaşmıştık ancak, şehre giriş bizim için imkansız görünüyordu. Sadece otobanla şehir merkezine giriş var. Bisikletle otobana çıkmak Yasak ve tehlikeli! ama başka seçenek yok. Otobana çıkıyoruz ve en sağdan bariyerlere yapışık bir şekilde yol alıyoruz, aradan bir kaç dakika geçmiyor, sağanak yağmur başlıyor. Hava da iyice karardığında benim lambamın pilleri bitiyor. Paolo ile arayı açmamaya özen göstererek hızla yol alıyorum. Yağmurluğumuzu giymek için durma olanağımız olmadığından, ikimizin de kıyafetleri sırılsıklam, ayakkabılarımızın içi su dolu, araçların bizi görmelerini ve çarpmamalarını umarak yola devam ediyoruz, kilometrelerce. Otobandan ayrılıp şehrin banliyölerinden geçerken başımıza bir sürü aksilik geliyor, su dolu çukurlara batıp çıkıyoruz, iki ağaç arasına gerilmiş bir ip az kalsın Paolo’nun boğazını kesiyordu. Yol sorduğumuz bir adam bize burada oyalanmamızı, etrafın hırsızlarla dolu olduğunu, herşeyimizin çalınacağını söyledi. Panik ve korkuyla, yağmurdan sırılsıklam ve otobanın kara çamuru üzerimizde şehir merkezindeki ilk pansiyonun kapısını çaldık. Boş odanız var mı?

3 Ekim 2007 Sevilla

Pansiyonumuz eski musevi semtinin daracık sokaklarından birisinde. Sokaklar öyle dar evler birbirine öyle yakınki, camlardan içeriye çok az ışık giriyor. Güneş ve sıcaktan korunmak icin çok iyi bir yol, ama gündüzleri ışık yakmak zorunda kalmak… Kıyafetlerimizi yıkayıp, ayakkabılarımızı kurumaları için pencerenin önüne bıraktık. Pansiyon sahibemize bir gece daha kalacağımızı bildirdikten sonra Sevilla ile tanışmaya hazırız.

Lonely Planetin tavsiyelerinden yararlanarak bir şehir turu planı yaptıktan sonra PLAZA DEL SALVADOR üzerinden LA CATEDRAL‘e geliyoruz. Bir efsaneye göre katedralin yapılmasını emreden kral şöyle demiş; “Let us construct such a big building that those who see it finished may believe we are mad”. Sevilla Katedrali dünyanın en büyük gotik ibadethanesi ve en büyük üçüncü hristiyan kilisesi. Katedral, içindeki beşyüzün üzerinde tablo ve heykelle dünyanın en zengin sanat hazinelerinden biri olmakla birlikte Christoph Colomb’un mozalesinin de evsahibi. Katedralin çan kulesi LA GIRALDA aslında 1184 yılında araplar tarafından cami minaresi olarak inşa edilmiş, 76 metre yüksekliğindeymiş ve 40 km mesafeden göründügü söyleniyormuş. Ancak İspanyollar bu bölgeyi aldıktan sonra 1558 yılında minareye hristiyan gücünü simgeleyen rönesans sitilinde altın bir ek yapmışlar ve kule bugün 93 metre yüksekliginde. Minarenin tepesine merdivenle değil gayet geniş, dönen bir rampa ile çıkılıyor. Bunun sebebini öğrendiğimde çok hoşuma gitti: Müezzin minarenin tepesine ezan okumaya atıyla çıkıyormuş.

Sevilla
Patio
cathedral
basement

Bir sonraki durağımız El ALCAZAR. 1000 yıldır ispanyol gücünün merkezi ve soyluların malikanesi. İslamın ve hristiyanlığın en güzel ortak örneklerinden biri. Alcazar’ın bahçelerinden, avlularından, salonlarından ayrılmayı hiç istemiyoruz. Muhteşem bir saray. Bol bol fotoğraf çektikten sonra pansiyonumuza dönüp bisikletlerimizi alıp ocağımıza gaz arayışına çıkıyoruz. Şehrin biraz dışında bir Decathlon Spor Mağazası varmış, orada primus bulma sansımız olduğunu düşünüyoruz. Sevilla şehir merkezine giriş ve çıkış otobandan, ama sadece otoban üzerinden! Tekrar hayatımızı riske atarak otobana çıkıyoruz ve sağanak yağmura yakalanıyoruz. Büyük çabalar sonucu Decathlon’a vardığımızda hayatta olmamız gerçekten bir şans, ancak Primus bulamamamız tam bir talihsizlik.

Yiyecek alışverişi yapıp pansiyona geri döndük. Ayakkabılarımız ve kıyafetlerimiz hala kurumuş değillerdi, dışarısı 28 derece, ama evlere güneş ışığı değmiyor! Çantalarımızı ertesi gün için hazırlayıp erkenden yatıyoruz.

4 Ekim 2007

Sevilla-Palma del Rio 113km

Sabah erkenden kalktık ve yola çıktık. Amacımız Sevilla’dan hayatımızı çok riske sokmadan ayrılmak. Mümkün değil. Saatlerce şehirden çıkış aradık en sonunda bulduk sandık, hayır, yine otobandaydık. On kilometre sonra otobandan ilk çıkışa doğru yöneldik ve kendimizi Sevilla’nın kenar mahallesinde bulduk. Hindistan’in en fakir semtlerine benzeyen bu mahalledeki insanlar barakalarda yaşıyorlar ve şehirden gelen çöpten yaşıyorlar. Uçsuz bucaksız bir çöplük ve etrafında kurulmuş bu mahalleden ayrılmak için oyalanmadan pedal çeviriyoruz. Hangi yöne gideceğimizden emin değiliz ama durup sorma riskini göze alamıyoruz. Şehirden çöp getiren bir çöp kamyonun şoförü bize yaklaşıp hızla bu mahalleyi terk etmemizi yoksa bu insanlarin bizim kellemizi kesip herşeyimizi de çalacaklarını söylüyor. Bunu duyduktan sonra arkamıza bile bakmadan hızla bu bölgeyi geride bırakıyoruz. Otobana tekrar çıkmamak için kullandığımız yollar yüzünden yolumuz uzuyor. Carmona‘ya geldiğimizde ikimiz de çok yorgunduk. Öğle yemeği molasını uzun tutarak ve biraz dinlendik.

2007 senesinde bisikletliler için kabustan farksız olan Sevilla, tam 10 yıl sonra Güney Avrupa’nın bisiklet başkenti oldu. Nasıl mı? Cevabı bu yazımda.

Keşke bu akşam Cordoba‘ya varabilsek diyorum, ama bugün 113 km pedal çevirdik ve Cordoba’ya daha 70 km var. Çadırımızı kuracak tek uygun yer tren rayları ile dere arasında kalan yeşillik. Çok gürültülü ve rahatsız bir gece olacağını göze alarak kurduk çadırımızı çünkü ikimizin de bir metre daha gidecek hali kalmamıştı.

Zahara City

5 Ekim 2007

Palma del Rio- Cordoba 75km

Yola çıktığımızda hava kapalı ve çok serindi. Öğlen saatlerinde Cordoba şehir merkezine geldiğimizde ise sıcaklık 30 dereceyi geçiyordu. Camping el Brillante‘yi aramaya koyulduk. Kamping şehir merkezine çok yakın ve çok güzel. Çok yaşlı çam ağaçları ile kaplı, her çadır için geniş bir alan mevcut ve sakin. İkimiz de böyle bir yer bulduğumuza cok memnun olduk. Çadırı kurduk, çamaşırları yıkadık ve duş aldık. Şehir merkezine inip şehir haritası edindik ve primus ocak gazı aradık. Maalesef, gaz yok, peynir ekmek yemeye devam.

6 Ekim 2007 Cordoba

Cumartesi gününün tamamı Cordoba şehrine ait. Fethimize sabah saatlerinde MEZQUITA ile başladık. VI.yy da inşa edilen San Vincente kilisesini müslümanlar yıkıp 785 yılında cami inşasına başladıklarında bunun Andaluzya’nın başkenti Cordoba’ya yakışan sadece dini değil sosyal, kültürel ve politik amaclara hizmet eden bir yapı olmasını planlamışlar. Sonuç: 800 kolondan oluşan cami islamın batıdaki en önemli ve muhteşem eserlerinden biri. Mezquita’nin içinde nereden bakılırsa bakılsın bir kolon diğer kolonu kesmiyor ve görüş perspektifi sonsuzmus hissi veriyor. Allahın ebediyetini sembolize ediyor.

medina al zahara
Mezquita

Şehir hristiyanların eline geçtikten sonra dönemin kralı bu yapının görkemini bozmak için tam ortasına bir kilise yaptırıyor, tüm pencereleri ve avluya açılan kapıları duvarlarla ördürüp ve o eşsiz perspektifi yok ediyor. Sevilla‘daki katedralin bahçesindeki gibi buradaki avluda da geometrik olarak dikilmiş portakal ağaçları var, minarenin tepesine de bir ek yapılarak çan kulesi haline getirilmiş.

Piedigo de Cordoba

Araplar, güney İspanya’ya kültür, sanat ve altyapı getirmişler. Bu bölgede müslümanlar, yahudiler ve hristiyanlar birbirlerine karşı anlayış içinde yıllarca yaşamışlar. Bu güzel şehir Cordoba’daki keşiflerimize devam ediyoruz ve yahudi semtindeki sokakları dolaşıyoruz. Evlerin duvarlarında saksılar asılı, saksılardan da çicekler sarkıyor. Ben böyle birşeyi daha önce hiç görmedim. Bazı evlerin giriş kapıları açık, biraz utangaç içeri bir göz attığımda girişlerin bir avluya açıldığını görüyorum. Çicek ve bitkilerle dolu bir avlu, rengarenk.

Saat 14 ve 17 arası siesta. Tüm dükkanlar kapalı, yerli halk evlerine çekilmiş, sokaklarda sadece bizim gibi turistler geziniyor.

camping in Cordoba

Bisikletlerimizi kampingde bıraktığımız için tekrar otobüs duraklarına doğru yöneliyoruz. Sabah iki kere yanlış otobüse binince, boşuna otobüse bindiğimizi bulundugumuz yerden sadece iki durak kadar uzaklaştığımızda anlamıştık. Bir çok kereler İspanyollar tarafından şehirde bisikletlerimizi park etmememiz gerektiği konusunda uyarılmıştık ve bisikletlerimizi müzeleri ziyaret ederken dışarıda bırakmayı göze alamadık. Ayrıca büyük şehirlerde bisiklete binmenin ne kadar tehlikeli olabileceğini Sevilla’da kendimiz tecrübe ettik, motorlu araç şoförleri bisikletleri ve bisikletin üstündeki insanları görmüyorlar. Kampinge dönerken de üç farklı otobüs değistirince ve birinde ters istikamete doğru yol aldığımızı anlayınca bisikletlerimizi çok aradık…

Çadırımızın yanına yeni bir çadır kurulmuş,  yanında da iki dağ bisikleti park edilmiş, çamaşır ipinde de yeni yıkanmış bisiklet trikolari asılı,hmmmm….Komşularımız Peter ve John üç haftalık bir tur planlamışlar ve seyahatlerinin çok başındalar. Peter Çek Cumhuriyeti’nden, John ise Amerikalı, ikisi de Prag’da yaşıyorlar. Akşam yemeği için beraber bir restorana gidip gezi anılarımızı paylaşıyoruz ve yol ile ilgili tiyolar veriyoruz.

7 Ekim 2007

Cordoba-Luque 88km

Sabah Cordoba şehir merkezinden ayrılmak tam bir saatimizi aldı. Otobana çıkmak istemiyorduk ama ne yazıkki başka yollar arayışımız da sonuçsuz kaldı. Tam pes etmiştikki bisikletli bir grup ile karşılaştık son bir umutla onlara yol sorduk. Evet, Granada’ya giden eski bir yol vardı. Haritamizdaki sarı rekli olan o yola çıkıyoruz. İlk 40 kilometre sadece tırmanıştı. Espejo‘da ilk molamızı veriyoruz, şehir meydanında birşeyler yerken meydan bir anda motorlarla doluyor. Espejo’da motorcular buluşması varmış ve katılım da bu yıl çok yüksekmiş. Öyle çok gürültü var ki, oyalanmadan Espejo’dan ayrıldık.

Bir sonraki durak Baena. Saat 15:30, siesta zamanı. Tüm şehir uykuda. Sokaklarda bizden başka bir de köpekler var. Ben de öyle uykusuna yatmayı tercih ederdim ancak biz yola devam ediyoruz.

Zuheros ulusal parkın eteklerinde kayaların üzerine kurulmuş çok güzel bir köy. Zuheros’ u geride bırakıp Luque’ yi de geçtikten sonra geceyi geçirmek için zeytinliklerde çadır yeri arayışlarımıza başlıyoruz.

Zuchero

08 Ekim 2007

Luque- Granada

IMGP1643Sabah insan sesleriyle uyanınca panik içinde çadırı topladık ancak seslerini duyduğumuz insanları bir türlü göremedik. Bisikletleri yükledikten sonra kahvaltı yapıp yola çıktık. Bir süre sonra Paolo’nun bisklet kadrosundaki çatlamayı fark ettik. Selenin takılı olduğu çelik çubuk 4 cm kadar çatlamış. Tamamen parçalanmasını göze alamadığımız için 20 km uzaklıktaki Piedigo de Cordoba‘da otobüse binmeye karar veriyoruz, planlamış olduğumuz Granada’ya kadar olan son etabı otobüsle geçeğiz. Piedigo de Cordoba’ya giden yol dağlık bir köy yolu ve sürekli bir iniş çıkış.

Piedigo de Cordoba

Otogara gidip otobüs kalkış saatlerini ögrendik, biletimizi aldık. Bir sonraki otobüse kadar üç saatimiz vardı. Bu güzel şehri gezip bol bol fotoğraf çektik. Şehrin göbeğindeki büyük havuzun etrafinda bisikletle seyahat eden bir gruba rastladık.Kanada’dan gelen grup bizim gibi Andaluzya’yı geziyorlardı, aramızdaki tek fark onların turunun organize edilmiş bir gezi olması, geceleri lüks otellerde geçiriyor olmaları, çadır , ocak ve uyku tulumu gibi yüklerinin olmamasıydı. Bir fark daha vardı, onların yaş ortalaması 55 kadardı…

Otogara geri döndük. Otobüs şoförü bisikletleri tek bir şartla almayı kabul etti, eğer bagajda yer kalırsa… Otobüsün yanında kalkış saatini bekledik ve şansımıza bagajda yer vardı ve bir buçuk saat sürecek otobüs yolculuğu için yerlerimizi aldık.

Lonely Planet’in tavsiyesi olan Camping “Sierra Nevada” otogardan sadece 200 metre mesefade ve şehir merkezine bir buçuk kilometre uzaklıkta. Çadırı kuruktan sonra duş, çamaşır, bulaşık (klasik 3’lü). Hava karardı, yemeği dışarda yemeğe karar verdik. Otogardan aldığımız şehir planı öyle pek de iyi değildi ve yönümüzü bulmakta baya bir zorlandık. Karnımız da çok açtı. Restoranları sonunda bulmuştuk ancak akşam yemeği için çok erkendi, ispanyollar saat 22:00 den önce yemeğe başlamıyorlar. Saat henüz yedi buçuk. Bir restoranda yemek servisine başlandığını gördük, menüye bir göz attık. Vejetaryen tek bir yemek yok. Biraz hayalkırıklığı ile çin restoranına girdik onlar günün her saati yemek servisi yapıyorlar ve veteryan yemek de var.

Yarın seyahatimizin en önemli günlerinden biri benim için. Alhambra Sarayını ziyaret etmek benim için bir gençlik hayalinin gerçek olması. Lisedeki tarih derslerinden hafizamda kalan sayılı islam eserinden biri. Alhambra sarayini ziyaret etmek istiyoruz ancak bunun cok da kolay olmadığını biliyoruz. Alhamba sarayı yılın 365 günü ziyarete açık ve hergün 6 000 ziyaretçiyi ağırlıyor. Giriş biletlerinin üçte ikisi internet üzerinden ve geri kalanı girişte satılıyor. Biz ne yazikki internet üzerinden istediğimiz tarih için bilet bulamadık. Geriye tek seçenek kalıyor: sabah gişeler açılmadan erkenden sıraya girmek ve ilk 2000 kişiden biri olmayı ummak.

Kamping ile anlaşıyoruz, eşyalarımızı akşam otobüs kalkış saatine kadar emanete almayı kabul ediyorlar.

9 Ekim 2007

Granada

Saat 06:15 de kalktık, henüz hava aydınlanmamıştı. Acele hazırlanıp bisikletle Alhambra’ya doğru pedal çevirmeye başladık. Saat 07’yi bir kaç dakika geçe gişelerin önündeki kuyruktaydık, önümüzde beşyüzden fazla insan vardı ve gün henüz ağarmış değildi. Bekliyoruz. Saat 08:30 da gişeler açıldığında kuyruğun sonu görülmüyordu. Bekliyoruz. Saat 09:30’da dört farklı dilde anons yapıldı: geriye sadece beş yüz bilet kalmıştı. Kuyruğun arkasında hareketlenme oldu, büyük bir grup ayrıldı.

Üç bucuk saatlik bekleyişimiz ödüllendiriliyor, bilet gişesinin önündeyiz. Ücreti ödedikten sonra gişe görevlisi biletin üzerindeki giriş saatine dikkatimizi cekiyor, saat 16:30 Alhambra’nin kapılarından içeri girebiliriz! 6000 kişinin aynı anda giriş yapması mümkün olmadığından girişlere saat limiti koyulmuş.

İyiki bisikletlerimiz var. Şehir merkezine gidip kahvaltı yaptık. Parkları ve kiliseleri gezdik, dar sokaklara girip fotoğraf cektik. En son da Alhambra’nın bulunduğu tepeyi karşıdan gören yahudi semtine geçtik. Alhamra Sarayına önce uzaktan baktık. Çok görkemli. Buradan da cok güzel görünüyor, güneş batarken tekrar buraya fotoğraf çekmeye gelmeye karar verip sarayın yolunu tutuyoruz.

Alhambra
Jewish Quarter, Granada

Saat 16:30. ALHAMBRA (Kırmızı Kale) ‘nin bahçelerini geziyoruz. Batıdaki en muhteşem islam eseri olan Alhambra Sarayı, 13. ve 14. yüzyilda en görkemli zamanını yaşamış ve şehir hristiyanların eline geçtikten sonra içindeki büyük cami yıkılıp bir rönesans sarayı yapılmış. Alhambra’nın restore edilmiş havuzlu avlularını, kakmalı oymalı duvarlarını ve tavanlarını, odaların ve bahçelerin mükemmel geometrisini hayranlıkla seyrettik. Dört saat sonra saraydaki turumuzu tamamladığımızda, Paolo arapça öğrenmek istediğini söyledi. Gördüğümüz herşey çok güzel ve etkileyiciydi.

Günün son ışıklarını yakayıp Alhambra’nın fotoğraflarını çekmek üzere MIRADOR DE S.NIKOLAS‘a tırmandık. Granada’ya tepeden baktık, çok güzel bir kent. Manzaranın tadını çıkarırken bize üç çingenenin gitar sesleri ve İspanyolca şarkıları eşlik etti. Unutulmaz bir an. Dakikalarca bir duvarın üzerine oturup şehri seyrettik.Muhteşem.

Fas yemekleri yapan küçük bir lokantada akşam yemeği yedik. İspanya’da yediğim en leziz öğün. Çorba, sebzeli kuskus, salata ve meyve. Yemeğin ardından kampinge oradan da eşyalarımızı alıp otogara geçtik.

Valencia’ya giden gece otobüsü için bisikletlere ekstra ücret ödedik. Ancak ücret ödememiz yer hakkımız olduğu anlamına gelmiyormuş! Önce otobüs şoförüne karşı kazanmamız gereken bir savaş varmış. Şoför bisikletlerin otobüsün bagajını kirleteceğini iddia ettiği için almak istemiyor. Bisiklet kartonu bulun, öyle olur diyor. Otobüsün kalkmasına on dakika var, nereden bulalım kartonu, vakit bile yok falan filan derken otobüsün kalkış saati geliyor, ve biz “zaman aşımından” tartışmayı kazanıyorruz ve bisikletleri bagaja koyuyoruz. Oh be.

10 Ekim 2007

Valencia

Sallana savrula bir gece yolculğunun ardından sabahın ilk ışıkları ile Valencia’ya indik. Bisikletleri yola çıkma durumuna getirip şehir merkezinde kahvaltı yaptık. Turist Info’nun saat dokuzdaki açılış saatini bekledik. SŞehir haritasi edindikten sonra limanın yolunu tuttuk. Valencia bir endüstri şehri; büyük binalar, oteller, geniş caddeler ve büyük parklar çok zengin ve etkileyici. İspanya’da gördügümüz ilk bisiklet yolları olan şehir Valencia. Hava çok güzel ve açık ama öyle çok sıcak değil. Limana vardık, sonunda deniz! Akşamki araba vapuru icin biletimizi aldık. Mallorca adasına giden feribot saat 23.00 de kalkacak.

Valencia

IMGP1857

Benim ısrarlarıma dayanamayan Paolo, plaja gitmeyi kabul ediyor. Tek tük Alman turist var plajda. Biz de kumlara uzandık. Sonra hava iyice ısınınca denize girdik. Plajdaki duşta yıkandık. Çok güzeldi. Öğleden sonra sıcaktan bunalan Paolo yakınmaya başlayınca tekrar şehre doğru pedal çevirdik. Bir supermarket bulmak tam bir saatimizi aldı. Yiyecek alışverişimizi yapıp bir parka gittik. Yemek yerken kara sineklerin saldırısına uğradık. Kovalayınca kaçmayan bir sinek türü, bizi pes ettirdikleri için hemen kaçtık. İkimizde de bir gece önceki kötü otobüs yolculuğunun ve uykusuzluğun yorgunluğu vardı. Kıpırdayacak halimiz yoktu. Biraz kendimizi zorlayıp son enerji kırıntıları ile katedrali ziyaret etme teşebbüsünde bulunduk. Ancak, katedralin önüne geldigimizde restorasyonda olduğunu gördük. Nereye gidelim derken, Paolo yakınlardaki botanik bahçesini önerdi. Doğru bir seçim. Bisikletimizle girişe izin verdiler. Cennet gibi bir yer. Şehrin göbeğinde ama gürültü yok, serin, yemyeşil ve huzurlu. En önemlisi tek bir sinek yok. Ama kediler var. Bir sürü. bankların altında, yanında, arkasında, heryerde kediler var. Bir de kötü koku. 

Akşam yemeği ve vapur yolculuğu için alışveriş yapmak üzere öğlen gittiğimiz süpermakete tekrar gittik. Paolo  alışveriş yaparken ben dışarda bekledim. Süpermarketin önünde bir küçük park, içinde de çocuklar için oyun alanı var, yan tarafta da banklar. Bankta oturan dört tane sarhoş serseri yüksek sesle konusup gülüyorlar, arada sırada da bana laf atıyorlar, “Linda, Linda, buraya baksana”. Ben de oyun parkına doğru başımı çevirdim, oyun oynayan çocuklara bakıyorum. Bir anda bir gürültü koptu, yaşlı bir bey elindeki spreyi bankta oturan serserilerin üzerine sıktı. O sırada Paolo da elinde torbalar dışarı çıktı. İkimiz de ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda genzimiz yanmaya başladı ve ben öksürük krizine tutuldum. Hemen bisikletlerle oradan uzaklaştık. Anneler çocuklarını alıp çığlık çığlığa koşmaya başladılar. Anladıkki yaşlı amcanın bankta oturanların üzerine sıktığı sprey biber gazı. Genzimiz yanarak limana doğru pedal çevirdik.

Bisikletlerimiz için küçük bir kapalı bir yer gösterdiler. Bizim dışımızda bir de Avusturalyalı bir gezginin bisikleti vardı. Çantalarımızı bagaja verdik. Güverteye çıkıp akşam yemeğimizi yedik. Açık denize çıkınca fırtına ve yağış başladı. Paolo’nun ay ışığında güvertede romantik bir gece geçirme planlarının yerini pullman koltuklarının arasında yatıp uyumak aldı.

11 Ekim 2007

Palma de Mallorca

IMGP1893 IMGP1903 IMGP1944

Mallorca adası, Palma de Mallorca, yolculuğumuzun son durağı. Yağmurlu ve serin bir gün. Yağmurluklarımızı giyip önce şehirde bir tur attık. Öyle görünüyorki bugün denize girme hayalim gercekleşmeyecek. Islak ıslak hiç de keyifli değil.

Arkadaşımız Dani’de kalacağız tatilimizin son günlerinde. Palmanova’ya doğru hareket ediyoruz. Telefonla arayıp geldiğimizi haber verdik. Bize çatı katında çok güzel deniz manzaralı bir oda hazırlamışlar. Ben Mallorca’dan çok etkilendim, yemyeşil dağları var. Dani bize adanın hiç turist gitmeyen köşelerini gösterdi. Hala el deymemiş plajlar varmış.

Yıllar sonra Mallorca’ya bir daha gittik. Palma keşif yazım burada, Mallorca Bisiklet Turizmi üzerine yazım ise tam şurada.

14 Ekim 2007

Ne yazıkki hava düzelmedi ve ben denize giremedim. Aslında polar montumu bile çıkaramadım. Dönüş yoluna çıkmadan önce yol üzerinde bir mağazaya girdik ve primus ocak gazı olduğunu gördük. Seyahatin son günü karşımıza çıkan bu kartuş traji komik bir durumdu. İlk iş benzinli bir ocağa geçiş yapmak olacak. Biz eve dönmek üzere havaalanına giderken hava ısındı ve plajda güneşlenen insanlara imrenerek ayrılıyorum Mallorca’dan. Benim Mallorca’m soğuk olarak anılarımda yerini alıyor.

bu turdan  önce ALMANYA   TURU, sonrasında ise FAS TURUnu yaptık.